İÇİMİ DÖKTÜM SATIRLARA...

6/12/2009 - Depresyonum...

Boş bir hayat yaşıyorum. Boşu boşuna bir hayat… Günler sadece geçiyor. Hiçbir şey yapmadan zamanı tüketiyorum. Bazen kararlar alıyorum. Yarın farklı olacak diyorum. Sonra bir bakmışım ki; bugünüm bir önceki günlerle aynı. Sadece değişen takvim yaprakları…

Bazen çekip gideyim bu dünyadan diyorum. Sessizce, daha önce gitme çabalarımda olduğu gibi. Arkamda tek bir not bırakmadan belirsizlikler içinde gitmek… Arkamdan konuşsunlar; “daha dün konuştuk iyiydi.” , “hiçbir sorunu yoktu” gibi saçma sapan cümleler kursunlar istiyorum. Sonra kendi kendime telkinde bulunuyorum; “hayır, vakti gelmedi. Bu dünyaya kalıcı bir iz bırakmadan gitmeyeceksin” diyorum.

Aslında bu aralar o kadar üşengecim ki; çekip gitmeye bile üşeniyorum. Günümü bir diğerinden farklı yapacak hiçbir çaba sarf etme niyetinde değilim. Üzerime serpilen bu ölü toprağını nasıl kaldırabileceğim hakkında bir fikrim yok. Adına depresyon diyorlar…  Tek yön geliş biletiyle gelen bu depresyon, uzun zamandır bedenimde konaklıyor. “Dönüş biletini alayım” diye yalvarıyorum ama “ben kalma konusunda ısrarcıyım” diye yanıt veriyor. Ne de olsa bedenim ve ruhum onun her geldiğinde rahat konakladığı bir otel gibi. Kalk git diyen yok. Gitmesi istendiğinde ise ruhumu gasp etmeye başlıyor. Sözün özü; kimse rahat olduğu yerden kıpırdamak istemez. Depresyonum da aynısını yapıyor.

Evden çıkmıyorum, insanlarla görüşmüyorum, günlük aktivitelerimi yapmıyorum. Hayat o kadar anlamsız geliyor ki yerimden kalkmak için vinç getirmeleri gerekiyor. Bazen hayatıma anlam katacak unsurlar ekleniyor fakat daha önce olduğu gibi onlar da anlamlarını yitiriyor bir süre sonra…

Bir adam sevdim. Aslında yoktu ve olmayacaktı biliyordum. Sonra saçma sapan bir adama tutuldu yüreğim. Ayaklarım yerden kesildi. Farklı bir dünyanın içinde uçuyordum. Kısa sürdü, yere düşüşüm hızlı oldu. Canım yandı. Ağlamak istedim ağlayamadım… Yerde oturmuş nasıl kalkacağımın planlarını yaparken iyi görünümlü bir adam elini uzattı. Düşünmeden elini tuttum, kalktım ve yürümeye devam ettim. Biraz topallıyordum ama yine de yürümeye çalışıyordum. Sahte gülücükler saçıyordum etrafa. Ancak dikkatli bakanlar o gülümsemenin arkasındaki acıyı görebiliyorlardı…

Şimdilerde, o adam da canımı yakmaya başladı. Üstelik hiçbir duygu hissetmediğim o adam canımı yakıyor… Ruhumda uzun zamandır konaklayan depresyonu sabah akşam besliyor. Ona özel uşaklık yapıyor. Depresyonumun bir dediğini iki etmiyor. Hâlbuki vakti dolan, artık gitmesini istediğim depresyonum bu beş yıldızlı hizmeti hak etmiyor.

Güçlü bir adama ihtiyacım var. Hem ruhumu gasp eden bu depresyonu kovmak için hem de ona uşaklık yapan bu adamı… O güçlü adamın kim olduğunu aslında çok iyi biliyorum ama o, çok yakınımdayken bir o kadar da uzak olmayı becerebilen bir adam. Kim bilir; belki o da sahte gülücüklerime aldanıp o adamı sevdiğime inanıyordur…

 


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/12/2009 - Uyumuyorum...

Gidenlerden korkmuyorum artık. Her günüm “daha ne kadar fazla canım yanabilir” sorusuyla geçiyor. Hayatımdan gelip geçen her bir yolcu, geçip gittiği yeri darmadağın edip gitti. Alıştım…

Olmayacak ilişkilere evet diyorum. Ama kalbimdeki asıl insanı kazanmak için hiçbir çaba sarf etmiyorum. Gidenlerden korkmuyorum ama ona gel demeye korkuyorum. Kokusunu içime doyamayacağımı bile bile dakikalarca çektiğim gecede kaldı aklım hala… O gece söylemeliydim. Ya da ne bileyim hissettirmeliydim. Sadık kaldığım sözüme boyun eğmemeliydim.

Her sıradan adamın yanında yattığım gecelerde olduğu gibi sadece uyudum o gece… Biraz alkolün etkisiyle biraz da ilaçlarımın yardımıyla; o kıymetli zamanı uykuya sattım acımadan yok pahasına. Şimdi dilediğim kadar uyumaya vaktim var. Ben uyumuyorum, gözlerim uykuya yenik düşmesin diye zorluyorum kendimi; onu biraz daha hayallerimde yaşayabileyim diye. Onsuzken kıymeti olmayan zamanlarımda hayallerle avunuyorum. Şimdi bir umut yok bu aşk için biliyorum ama belki gelecekte olur diye sadece düşünüyorum… Düşlüyorum… Ama uyumuyorum…


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/11/2009 - Bir Günah Gibi...


Bir günah gibi gizledim seni. Herkesten, her şeyden hatta kendimden bile… Bu yükle yaşamak çok zor sevgili… Sana her “hoşça kal” deyişimde içimden bir şeyler kopuyor. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki sıradan şeyler yaşanmış gibi yanından ayrılırken, yüreğimdeki okyanuslarda fırtınalar kopuyor. Okyanuslarımın okyanuslarına karıştığı gecelerin ardından, bir dosta veda eder gibi veda ediyorum sana. Gözlerim gözlerinin bakışını, ellerim ellerinin sıcaklığını, nefesim nefesini özlüyor her gece. Umursamaz davranıyorum yanında ve hep diğer adamlardan bahsediyorum ahlaksız kelimelerle süslediğim cümlelerimle. Seni deliler gibi istediğimi anlamaman için o taş kalpli maskemi takıp geliyorum yanına. Bilerek ve isteyerek yani tahamülen girdiğimiz kendi yollarımızda ilerlerken bana; “ dur artık ve bana gel” diyeceğin günü bekliyorum. Sen dışında sarıldığım o diğer tüm adamlarda senin kokunu arıyorum. Bir yerlerden tanıdık bir şeyler bulmaya çalışıyorum o diğer tüm adamlarda. Sonra kendimi kandırmaya başlıyorum diğer adamı sevdiğime dair… Yalanlarımı insanlara söylüyorum, sonra defalarca sana tekrar ediyorum; “o diğer adamı seviyorum” diye. Sen dışında kimseyi sevmedim ve sevemeyeceğim ama biliyorum ki seni de sevmem yasak sevgili… Senle olmaz biliyorum sevgili ama sensiz de olmuyor… Her gece bir gün kavuşacağımız günün hayaliyle dalıyorum sensiz rüyalarıma. Bazen tanrı acıyor halime ve sen geliyorsun rüyama. “Sana ihtiyacım var” diyorsun ve yine gidiyorsun… Bensizken yaptığın her şeyden kendime pay çıkarıyorum. Sadece kendimi kandırıyorum farkındayım ama seni sensizlikte yaşamakla avunuyorum bugünlerde…
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/10/2009 - ESKİ AŞKLAR MEZARLIĞI

Şimdilerde bir aşk türküsü tutturdum gidiyorum. Aslında aşktan yorgun düşmüş cümlelerle süslüyorum türkülerimi. Geçmişin yükleri altında ezilmiş, harap düşmüş cümleler bunlar…
Huzuru arayan ama bulamayan cümleler…
Eskilerden kalma bir hayalet aradı dün. Halimi hatırımı sordu. Belli ki eski aşklarının gömülü olduğu mezarlıkta dolaşırken, en büyük mezar taşına takıldı gözü. O mezarda yatan bendim. Sessizce benim eski aşklarımın yattığı mezarlığa süzüldü haberim olmadan. Etrafa hızlı bir şekilde göz gezdirdikten sonra, benim mezarlığımdaki en büyük mezar taşına koştu hızlıca. Kendi adını görünce sevinçle sarıldı telefona. 
Onu, o mezara koyarken ve sonrasında çektiğim acıları göz ardı ederek, bir ümitle aradı beni. Belki de hayatımda gömerken en zorlandığım kişi o idi. Ama benim için sadece eskilerden gelen bir hayalet olmuştu. 
Konuşurken onunla, anarken eski günleri, yüzümde gülücükler belirirken sol yanım sızladı ansızın. Onu o mezara koyarken yaşadığım acı belirdi. Öyle bir acıydı ki ilk günkü tazeliğini korurcasına acıttı canımı. Gidişini bir türlü kabullenemediğim günlere gecelere döndüm. 
“Nasılsın” dedi. 
“ Yorgun cümlelerle süslediğim aşk türküleri söylüyorum” dedim.
 “Mutlu musun” diye sordu.
 “Başka şansım yok” diye mırıldandım. 
Gerçekten başka şansım yok muydu? Başlarda mutlu olduğumu düşünürken, şimdilerde son şansımmış gibi hissettiren neydi bana? Eskilerden gelen o hayalet miydi bana bunu hissettiren? Yoksa ben zaten biliyordum da; yüksek sesle söylediğim aşk türküleri yüzünden, içimde fısıldayan mutsuzluğu duyamıyordum. 
Karşımda duran dağın arkasındakini merak ettim hep. Şimdi o dağa adım adım tırmanıyorum. Beni korkutan, o dağın ardında istediğimi bulamama duygusu mu? O dağın arkasını görünce tüm umutlarım bitecek. Yeni bir dağ bulmak ve arkasında yeni ümitler yeşertmek kolay olmayacak. Belki olduğumdan daha fazla yorgun olacağım. Belki, o dağı göremeyecek kadar gözlerim yorgunluktan kapanmış olacak.
O hayalet beni aradığından beri, eski aşklarımı gömdüğüm mezarlıkta dolaşıyorum. İrili ufaklı mezar taşlarının üstünde yazan isimleri okuyorum ve ruhlarına dua ediyorum. Ama dönüp dolaşıp o büyük mezar taşının önünde buluyorum kendimi. Hiçbirinin acıtamadığı kadar, o mezar taşının önünde dikilmek acıtıyor canımı. Ruhuna dua etmeğe çalışıyorum, kelimelerim tanrıya ulaşmıyor. Dirisini sorguluyorum, ölüsünü sorguladığım gibi. Mutlu günleri anıyorum, geri gelmeyeceğini bile bile… 
Araf’ta sıkışıp kalan ruhlarımız ayrı ayrı ızdırap çekti diğer ruhların zulümleriyle. Bu olgunlaştırdı mı bizi? Bunu düşünüyorum… 
Olgunlaştıysak eğer; Araf’ta sıkışıp kalan bu iki ruh kendi cennetlerini yaratabilir mi? Ruhlarımız yeniden beden bulup yekvücut olabilir mi? Çürümüş bedenlerimizi kurtlar kemirmişken eski tazeliğine kavuşabilir mi? En önemlisi de; adına aşk türküleri söylediğim adamı terk etmeye değer mi; bu çürümüş bedene sahip hayalet?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/10/2009 - Ellerin ellerimde...

Issız, karanlık bir sokakta soluksuzca birisinden kaçar gibi koşuyordum aşktan kaçarken. Arkamda tanımadığım, kirli sakallı bir adam beni takip ediyordu. Kalp atışlarımı duyuyordum soluksuz kalan nefesimle birlikte, arkamdaki adamdan ya da adamlardan kaçarken. Ne kaçtığım bir adam vardı aslında ne de koştuğum karanlık bir sokak…
Aşktan korkmuştum, çekip gidenlerin arkasında ıssız kalınca. Aşkın işlek trafiği ortasında kalmıştı hayatım. Hızla gelip giden arabaların altında kalmama mücadelesiydi benimkisi. Tam sakin çıkmaz bir sokakta güvenle gezerken sen çıktın karşıma. Belki de sakinlikten yorulmuştum seni tanımadan önce. “Gel” çağrına düşünmeden karşılık verdim ve tuttum elini.  
Bilmediğim bir yolda ilerlemeye başladım seninle. Ellerim terliyordu ellerini tutarken. Korkuyordum seninle yürüdüğüm bu yolda. Elini tuttuğum her adamla bilinmeyen yollarda yürüdüm hep. Ama şu an tuttuğum ellerin, bambaşka bir yola sürüklüyordu beni. Ayaklarımı sürüyordum senle gelirken; gelmek istemezcesine… Bilerek ve tahammülen yürüyordum seninle. Sonunda çok acılar çekeceğimi bile bile; çok pişman olacağımı bile bile yürüyordum. Sonu gözükmeyen ama etrafı renkli bir yoldaydık. İlerledikçe karanlık arttı. Bir gün elimi tutan birisi olmadığını fark ettim. Bu bilmediğim yolda kapkaranlık bir yerde tek başıma kalmıştım. Avazım çıktığı kadar adını bağırdım yankılanan sesimi duyarak. Kendi sesim dışında başka bir ses yanıt vermiyordu bana…
Bıraktığın noktadayım. Artık karanlık da korkutmuyor beni. Sadece sesime ses olacağın günü bekliyorum. Nerdesin? Beni ne için, kim için bıraktın? Sesime ses olur musun yeniden? 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/10/2009 - Bence sen...

 
bence sen büyük bir okyanusta o okyanusa karışmamaya çalışan ama çalıştıkça kaybolan yüreği deltalara takılı bir nehir gibisin...rüzgarlara karşı duran...uzun zamandır karışmadın okyanusuma..uzun zamandır deltalarına tutundun...ve beni unuttun..bir bakarsın poyraz olur havalar..bir bakarsın durmaz boralar..sen deltalardan kopmak istersin...sen içinde bulunduğun doğaya direnmekten vazgeçip kayıp gitmek istersin..bence sen büyük okyanuslara akmayı öğretecek rüzgarlara sahipsin..hiç esmediğin..hiç yüzünü okşamadığın okyanuslar var bilemediğin..

Ama ben...

çok uzaklarda kendi nehirlerine yenik düşmemeye çalışırken okşadı yüzümü bütün güzelliğiyle yorgun rüzgarların...deltalar oluşturdu bütün sevgi dolu sözcüklerin..tutundum..şimdi sen sessizsin..uzun zamandır benimle değilsin..ve ben yokluğunda boğulmaktan korkuyorum..

(cem adrian-kış dinlerken yazılmıştır) 

 

by Oğul

 

 

 

 

Bir düş gördüm. Belli belirsiz bulanık bir düştü. Sen ve ben içindeydik o düşün. Uzak bir yoldan gelmiştin bana. Dışarıda sert bir rüzgar vardı. Ben biraz üşümüştüm. Senin tenin de soğuktu. “Yorgunum, ısıt beni” dedin. Soyundun… Soyundum… Bedenini bedenime değdirdim. Tüm sevgimle, tüm şefkatimle sadece sarıldım sana. Birlikte titriyorduk. Eski günlerimiz geldi ikimizin de aklına. Sevişirken terden sırılsıklam olurdu bedenlerimiz. Şimdiyse, sadece üşüyorduk. Belki de bu, birbirimize olan hasretimize isyanımızdı. Yitip giden zamanlar, araya giren yollar, benim kendi başıma var olma çabama isyanımızdı bu…
“Beni sensiz bıraktın. Giderken arkanda bıraktığın rüzgarların savurdu beni” diye fısıldadın kulağıma sessizce. Titriyordun hala… Hâlbuki neden gitmeyi seçtiğimi, “biz” olmaktan neden vazgeçtiğimi ikimiz de biliyorduk. 
Rüzgarlarımla seni savurmayı, okyanuslarımla senin okyanuslarına karışmayı ben de özledim. Yoruldum sensiz savrulmaktan uzaklarda. Düşümde titrek bedeninle bana sokulduğun gibi; gelip sokulmanı bekliyorum şimdilerde…

by Gülçin

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/4/2009 - KÖR TUTTUĞUNU…



  Gazeteleri, kadın dergilerini açtığımda hep benzer başlıklar; “ Mutlu evliliğin sırrı çözüldü, mutlu bir ilişki için yedi formül” vb. ne bu kadınların alıp veremediği aşkla meşkle? İlla bir formül mü lazım? Ya da bu ilişkilerin sırrı, üç bilinmeyenli denklemler kadar zor bir şey mi? 
  Acaba kaç kişi deniyor bunları ve başarılı olabiliyor… Evlilikle ilgili bir söz okumuştum; “ 20 yıllık evliliğimde mutluğumuzun sırrı; karımla haftada iki gün dışarıda yemeğe çıkmamızdır. O salıları çıkar. Ben cumaları”. Belki de bu kadar basittir. Öyle yedi tane, sekiz tane formüle ihtiyaç yoktur. Belki de kendin olmaktan, kendi sosyal çevrenden vazgeçmemektir evlilikte mutlu olmanın sırrı. Ya da ilişkinde. 
  Ama biz kadınlar bir ilişkiye girince tam tersini yaparız. En yakın dostlarımızı ikinci plana atarız. Tüm zamanımızı ona göre ayarlarız. Siz hiçbir erkek gördünüz mü, ilişkisi var diye hafta sonu erkek erkeğe maç izleme zevkinden vazgeçen, playstation oynamayı bırakan ya da erkek erkeğe iş çıkışı içki içmeğe gitmekten vazgeçen? Ben görmedim şahsen. İstisnalar vardır elbet ama onlar asla hayatlarını bize göre planlamazlar. Aksine bizden beklerler. Bizler de saf, salak âşık olarak onlara uyarız. Bizler en yoğun tempoda çalışsak bile, vakit bulup onları ararken, onlar bizi tınlamaz bile. İşleri önemlidir çünkü. Gören de hepsinin Microsoft’ta CEO olduğunu düşünür. Ya da ülkeyi yönetiyorlar…
  Hafta sonları giyiniriz, süsleniriz püsleniriz beyefendilerin keyfi gelsin de bizi dışarıda yemeğe çıkarsın diye bekleriz. İşi varsa ya da program yaptıysa zahmet edip haber bile vermez. Verse de emin olun son dakikada haber verirler. Biz de çoktan bütün olası planlarımızı iptal etmiş oluruz. Bazılarımız bu duruma sinirlenip, kendisiyle olmak isteyen bir erkeği arar. Bir nevi intikam. Bak ben evde oturmuyorum, sana mı kaldım ispatıdır. Kime zarar kime ziyan belli değil… Kendimize yaparız yapacağımızı. Zaten o geceden de zevk almayız. İçimizde tarifsiz bir öfkeyle, eğleniyor taklidi yaparız.
  Yani anlaşılacağı üzere; bu işlerin formülü falan yok. Olsaydı, hala bu haberler çıkmazdı ve herkes güzelce geçinirdi. Ne bu tarz yazılar yazılıyor olurdu ne de ortalıkta mutsuz ve arayış içinde dolaşan kadın sürüleri. Aslında erkekler de mutlu değil. Onlar da kör kör ortalıkta dolaşıp, ellerine gelen her kadını becerip sonra da ortalıkta evlenecek kadın yok diye mızmızlanarak ömürlerini geçiriyorlar. O zaman her önüne geleni becerme ve kadın da olsa onun da bir insan olduğunu hatırla be kardeşim!


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2009 - DEHLİZ


“Acı çeken bir kadın yazısı. hayatını hep ileriye taşımaya çalışırken bazı yanlışları bilerek vazgeçmeden yaşayan bir kadının yazısı” dedi benden hoşlanan bir adam. Günlerdir neşeli tavrıma inat içimde bastırdığım hüznüm, bu cümleyle kapladı tüm benliğimi. Mideme bir yumruk oturdu aylardır akamayan gözyaşlarımı, olduğu yerden çıkarmaya çalışırcasına. Neşem de hüznüm kadar yaralıyor artık beni bu hayatta. Maskelerimin en sahtesi bu, taktığım neşeli halimin maskesi. Eskiden çok daha fazla maskelerim vardı benim. Her insana bir maskeyle dolaşırdım ortalıklarda. Hepsi de neşeli, renkli hallerdi. Şimdilerdeyse, şeffaflaştı maskelerim. Saklayamaz oldu yüzümün hüznünü bu maskeler. Numara yapmaktan yorulduğumdan mıdır, omuzlarımdaki yükleri taşıyamaz olduğumdan mıdır bilmiyorum; sahte kahkahalarım inandırmıyor insanları mutlu olduğuma. Mutsuzluklar dehlizinde kayboldum. Artık sesim duyulmuyor diye üzülmüyorum bile. Çünkü bağırmıyorum. O dehlizde ilerliyorum sessiz sedasız kaderine razı…
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2009 - BU ŞEHİRDE HAYVANLAŞTIM

 
  Kapımın önünden geçerek ışığımı kontrol eden hiç olmadı benim. Ne arabesk bir davranış aslında. Ya da fazla kontrolcü bir davranış. Ama insan bazen delicesine sevilmeyi arzuluyor. 
  Acaba hiç delicesine sevildim mi? Sevildim biliyorum. Ama benim istediğim gibi sevgiler miydi onlar? Belki de doğru zamanlarda değildi o sevgiler. Şu an bu yazıyı yazarken; benim için deli olan eski sevgilimi aradım. Yapmadığım, yapmayacağım bir şeyi yaptım. Sadece kontrol etmekti delice sevilip sevilmediğimi. Evet, numaramı bile silmiş. O da bunu yaptıysa, kalanı yalan olmuştur. Şu an sadece gülüyorum bu satırları yazarken. Ağlanacak halime ve yalnızlığımın her geçen gün daha da vahimleşmesine. Bir zamanlar çoğu telefonu açmazken, şimdilerde telefonum çalmaz oldu. Annem ve birkaç dostum hariç…
  Bir sigara yakılır bu durumun üstüne… Yalnızlığım arttıkça, günde içtiğim sigara sayısı da artıyor. Bugünkü ikinci paketim de bitti. Ölüme yavaş yavaş yaklaşış… Hızlı bir yolu var mı acaba? Bu şehre yerleştiğimden bu zamana, muhatap olduğum insanların kalitesi düştü. Hayatımda asla sevgili kategorime giremeyecek erkekler başka yerlerime girer oldu. Bedensel tatminlerden uzaklaşmış, tiksinmişken; tatminsel ilişkiler için yaşar oldum. Aşkı geçtim artık, meşke* muhtaç oldum aşksız yalın olarak. Meşk için benden oluyorum şu sıralarda… Aşkıma meşk hep karışırdı da meşkime neden aşk karışmaz ki!
  Bugünlerde yine erkek kılıklı bir varlıkla birlikteyim. Maksat tatminsel ilişkilerimde oradan oraya savrulmayı önlemek. Zaten pek de alternatifim yok. Koyunun olmadığı yerde keçi abdurrahman çelebi hesabı. Nerden nereye geldim ben? Hayat amaçlarım, önceliklerim seks oldu. Bedenimin üstüne bu kadar düşer olmam korkutmaya başladı beni. Amaçsızlaşmaya başladım son günlerde. Amacımın seks olduğu dünyamda, ben bir amaç için yaşıyorum diyemem. İnsan sosyal bir hayvansa eğer, sosyalliği kalmayan ben, sadece hayvan oldum. Yemek, içmek ve çiftleşmek dürtüleriyle ortalıkta dolaşan bir canlı… Bu şehre gelirken hayatımdan vazgeçmek zorunda olduğumu biliyordum da insanlığımdan vazgeçebileceğimi tahmin edemezdim. Evet, insanlığımdan vazgeçtim. İnsanlık kavramı göreceli olsa da, benim kafamdaki entelektüel insan kavramından uzaklaştığıma eminim. 
  Bu yazıya ne diyerek başladım, ne noktaya geldim. Baştaki konuya geri dönersem eğer, delice sevilmedim biliyorum. Delice sevdim mi onu da bilmiyorum. Eskiden ağladığım şarkılar duygulandırmıyor bile. Eski sevgililere söylediğim şarkılar yüreğime dokunmuyor artık. Taş kalpli görünürken, bu sefer cidden taş kalpli oldum. Sanırım cidden hayvanlaştım ben bu şehirde. Gerçi hayvanlar bile âşık olup duygu yaşar ya neyse…

(* meşk kelime anlamı olarak; bilgi aktarımıdır. Ancak argoda meşk kelimesi seks yapmakla aynı anlamda kullanıldığından, burada argo anlamı kullanılmıştır.)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/4/2009 - MART KEDİLERİ GİBİ


Bahar geldi. Yine çeşitli kararlar almaya başladım. Her kadın gibi diyet dönemlerim başladı. Ama nedense ben yaz mevsiminde daha kilolu olurum. Tabi sadece diyet değil aldığım kararlar. Aşk mevsimim de başladı. Fazlasıyla monoton geçen kış mevsiminden sonra fazla hızlı açılış yaptım. Birkaç haftadır süregelen aşk ve seks trafiğime ben bile yetişemiyorum. Mart kedileri gibi sürekli çiftleşme isteğinde dolaşıyorum. Tabularımı yıkarcasına…
Kışın kolumu kaldırmak gelmiyor, söz konusu seks olunca. Tam frijit bir kadın oluyorum. Kişisel bakımım da hak getire! Bir kadının hayatında seks olmadığını nasıl anlarsınız? Hemen size birkaç örnek vereyim. İlk olarak duşa girme sıklığı azalır. Çünkü temiz olmasına neden olacak, bu konuda rezil olacağı bir erkek yoktur hayatında. 
İkincisi; kıl tüy olaylarında doğallığa yaklaşırlar. Etek bile giyse, nasılsa koyu renk çorap giyeceğinden görünme gibi bir risk yoktur. Ama aktif seks hayatı olduğunda öyle mi olur? Her zaman temiz dolaşmak zorundadır. Ne zaman nerden ne çıkacak belli olmaz. 
Üçüncüsü; iç çamaşırı seçimleri sıradandır. Genellikle rahatlığın ön planda olduğu modeller tercih edilir. Hele ki renk uyumu diye bir şey asla olmaz. Ele gelen ilk sutyen ve don giyiliverilir. Tangalar rafa kalkmıştır.
 Başka bir belirti de dışarı çıkarken makyaj yapmaz. Aynadaki selülitli görüntüsünü önemsemez. Hatta çıplakken pek aynaya da bakmaz. Seks yaptığı dönemlerde, hangi pozisyonda nasıl gözüküyorum diyerek; ayna karşısında çeşitli şekillere girer. Komik duruma düşeceğini bilse de…
Aslında bu örnekler çoğaltılabilir. Ama bunlar, belli başlı ilk örneklerdir. Hemen hemen her kadının yaptığı şeylerdir. Bahar gelmesiyle birlikte, seksi çamaşırlar ortaya çıkar, bir tane bile istenmeyen tüyle dolaşılmaz, sık sık duşa girilir vb… çünkü nerde, ne zaman, ne çıkacağı belli olmaz. Mevsim değişikliği midir buna sebep bilinmez… Yoksa kedi ruhu mu var içimizde bilemiyorum. Sürekli olarak çiftleşme çağrısında bulunmaya başlıyoruz etrafımıza. Bu hal-i ruhu yite neden, ocak ya da şubat aylarında girmeyiz anlamıyorum. Bu durum sadece bende olmuyor. Çevremdeki kadınlara bakıyorum, erkekleri sadece çiftleşme aracı olarak görmeye başlıyorlar. 
Bu döneme bahar sendromu demek yanlış olur. Bakımlı olma sendromu demek daha doğru olur. Kadının, kadınlığını keşfettiği, yeniden kadın olmaya başladığı yüksek seks potansiyelinin olduğu dönemdir. Kadın için faydalı bir dönemdir aslında. Özsaygının yeniden başladığı dönemdir. Keşke hiç kış gelmese ve böyle kalabilsek…

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

bir öyle bir böyle hallerim... aslında deli anlarım. aşktan uzak ama aşkla içiçe yaşamım... bazen sığınağım bazen de içimi döktüğüm yazılarım. aslında dünyaya isyanım...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
GizemLi Defter
dogubeykaan